Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#İstanbul

Paye Haber - İstanbul haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İstanbul haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Hat Sanatının Sessiz Kalemleri Haber

Hat Sanatının Sessiz Kalemleri

Hat Sanatının ölümsüz merkezi nerede, diye sorulduğunda bütün İslam alemi şu sözde müttefik olmuştur: “Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Müslüman Türkler tarafından fethedilmesiyle İstanbul, dünyadaki en ünlü hat sanatçıların buluşma merkezi olmuştur. İslam mimarisinin en hayati kollarından biri olan, Osmanlı medeniyeti ile birlikte en parlak dönemini yaşayan hat sanatı, İslam dünyasında sadece bir süsleme sanatı değil aynı zamanda mananın ve maneviyatın estetik bir ifadesidir. Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olması yazı kültürüne ayrı bir anlam kazandırmıştır. Allah kelamının estetik, güzel, hürmetli ve doğru bir şekilde ortaya konulması hat sanatının doğmasına sebep olmuştur. Yazı bu yönüyle hem bir iletişim aracı hem de ibadet şuuruyla yapılan önemli bir sanat haline dönüşmüştür. Yazının çeşitli estetik figürler halinde kâğıda aktarılması sanatı sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Bir hat sanatçısının kaleminden kâğıda dökülen yazının estetik bir hale dönüştürülmesi, arka planda büyük bir sabır, tefekkür, çaba, düşünce ve sınırsız bir entelektüel birikim gerektirir. Her bir harfinde ve satırında hat ustasının göz nuru saklıdır. Hat eserinin içinde bir anlam gizli olmakla birlikte, sanatçı yazıda bir denge, ritim ve ölçü hesabı yapmaktadır. Her harf belirli kaideler çerçevesinde hayat bulmakta ve kâğıda dökülmektedir. Hat sanatçısında iki önemli vasfın zirve yapmış olması lazım: Sabır ve disiplin. Hattat ve hat sanatı, onu diğer sanatlardan ayrı kılan bir özelliğe sahiptir. Sanatçı, Kur’an yazısı ile meşgul olurken manevi bir eğitim sürecinden de geçer. Bir hat eserine göz atarken hissettiğiniz manevi ve estetik duyguyu, hat sanatçısına bakarken de duyarsınız. Yani sanatçı, artık sanatının yaşayan canlı bir misali, yürüyen bir hat tablosudur. Hattat bir yazıyı kâğıda dökerken, sadece eli değil zihni ve ahlakı da devrededir. Yazıyı estetik hale dönüştürürken kendisi de yazıyla beraber dönüşür ve sabır timsali olur. Bir hat sanatçısı konuşurken ağır başlıdır, nezaket timsalidir, durgun akan bir nehrin huzuru okunur yüzünde… Hat sanatçısının hayatı ağır işler, zamanı durmuştur, saat işlemez, kelimeler bir damla gibi dökülür dilinden. İlahi anlamı (kelamı) estetik bir yazıyla yaşayan bir varlığa dönüştürme sanatı diyebiliriz, hat için… Siz bir hat eserinin karşısında durup baktığınızda, onu okumak yerine ruhunuzla hissedersiniz. Sizi alır, vahyin ilk indiği zamana ve mekâna götürür. Hem kelamın (mananın) kutsiyeti hem yazının estetiği sizi başka bir alemin misafiri yapar. Hat sanatı, İslam estetik medeniyetinin sanat dalları arasında böylesine yüce ve anlamlı bir yere sahiptir. Böylesine bir sanat dalının unutulmuşluğuna üzülürken, 6 Şubat’ın haritadan sildiği şehrimizde iki cesur genç Hat hocasının bir “delilik” yapacağına, şehir fiziki yıkılırken, ruhların inşasına yönelik hanımlara özel bir hat merkezi açacağına kim inanırdı. • Malatya’da bir hoca iki talebe İslam Kaya, Esra Teşdoğ ve Kübra Gül… Bir hat ustası etrafına dönüp bakmaz, kendisini konuşan soran var mı diye, kalemi elinde, başı kâğıda dönük sanatını icra eder. Malatya’nın medrese usulü hattat icazeti alan ilk ve tek Hattatı İslam Kaya Hocamız, bir köşede sessiz sedasız hat sanatına gönül vermiş öğrenci yetiştirmekle meşguldü. 16 yıl boyunca yüzlerce öğrenciye hocalık yaptı. İşte bu öğrenciler arasında iki öğrenci var ki, sabır taşını çatlatırcasına, en samimi ve içten bir çabayla, kendi sanat merkezlerini (atölyelerini) kuracak başarıya ulaştılar. Öğrencilikten hocalığa geçiş sürecini tamamlayıp, depremin yerle bir ettiği Malatya’nın Mücelli Caddesi’nde mütevazı bir işyeri kiralayıp Malatya’nın hanımlara yönelik tek özel hat atölyesini kurdular: Hubb Sanat… (Malatya’da erkek ve hanımlara yönelik ilk özel Hat sanat merkezini İslam Kaya hocamız açmıştı) 6 Şubat sadece binaları değil ruhları da yerle bir etmiş, acılar içinde kıvranan bir şehirde kim cesaret edebilir, insanları sanatla ayağa kaldırmaya… Kimin umurunda hat sanatının incelikleri… Ruhların diriltilmesi mi? O da ne, evimiz yıkılmış aç ve açıkta kalmışken? Fiziki inşaya ihtiyacımız var da, sanatın ve estetiğin diriltici, ruhları besleyici gücüne ihtiyacımız yok mu, dediler. Tek bir çiçekle kışı yaşayan Malatya’ya baharı getiririz diye kolları sıvadılar. Altı aylık bir gecikmeyle Hubb Sanat merkezinin kapısından içeri girdiğimde, utangaç ve özür yüklü bir mahcubiyetle eğildim, hem sanatçılarımızın önünde hem de eserlerinin karşısında… Dışardaki toz toprak, inşaat sesleri, yıkılmış binaların enkazı arasında açılmış bir gül bahçesine girer gibi… Hat sanatının en güzel örneklerine bakarken, 6 Şubat depreminin derin izlerinden eser kalmadı içimde… Sabır ve disiplin kokan eserler, bakan gözlerin içinden girip insanın iç dünyasına huzur salgılıyor adeta… Şehrin kaotik ve bunaltıcı havası, yerini tam bir sükûnete ve sonsuz bir dinginliğe bırakıyor. Şehrin hiç haberi yok, ne halkın ne de yöneticilerin… Ne gam! Sanatçılarımız zorluklara, kaygısızlığa aldırmadan şimdi hanımlara yönelik hat dersi vermekle meşgul… İki öğrencimizi ve onları yetiştiren Hattat İslam Hocamızın cesaretini taktir ve tebrik edecek kelime bulamadım. Şehrin sessizliğine aldırmadan kendi sessizliklerinde azimle ve sabırla yaşatıyorlar hat sanatını… • Şehrimiz sanata muhtaç Bizim şehrimiz 6 Şubat’ta yıkıldı, yerle bir oldu. Şimdi teker teker her bir ev ve işyerinin yerine yenileri, daha güzelleri inşa ediliyor. Ya yıkılın ruhlar, ya terbiye, görgü, nezaket, merhamet, letafet, sevgi, kardeşlik, takva, dayanışma, dürüstlük velhasıl insanlık? Medeniyet bunlar değil mi? Bunları nasıl inşa edeceğiz? Sanatla değil mi? Evlerimizin ve işyerlerimizin TOKİ’si var da insanlık medeniyetimizin TOKİ’leri nerde? Yeni şehrimizde yine eski insanlık yaşayacak. Kavga, gürültü, patırtı, cinayet, menfaat, huzursuzluğun hakim olduğu tam bir kargaşa,,. Suya, havaya ve ekmeğe muhtaç olduğumuz kadar, sanatımıza da muhtaç olduğumuzu ne zaman anlayacağız? Türk-İslam sanatının her bir dalına muhtacız? Hat, tezhip, minyatür, ebru, çini ve mimari… Her bir insanımızın içinde bu sanat dallarından birinin ışığını yakmalıyız ki, modern ve sağlam binaların içinde sağlam karakterli insanlar yaşasın, şehrimiz bir medeniyet şehri olsun. Bin yıllık medeniyetimize hayat veren sanat kollarımız kesildi. Nereden yıkıldıysak oradan ayağa kalkacağız. • Hattatlarımız Hattat İslam Kaya 1990 yılında Adıyaman Sincik ilçesine bağlı Hacıyan Subaşı köyünde doğdu. İlkokula başladığı yıllarda Kur'an yazısından etkilenerek İslam harflerine ilgi duydu. Ortaokulu bitirdikten sonra İslami ilimler tahsili için medrese eğitimine başladı. Burada çeşitli hocalardan kısa süre hat dersi aldıktan sonra merhum Hattat Ali Selçuk Erkurt ile tanışarak ondan Sülüs, Nesih, Rika ve Divani yazılarını meşk etti. Yaklaşık beş yıl süren eğitim sonucunda 2010 yılında hocasından icazet alarak ikamet ettiği Malatya'ya döndü. Hocasının tavsiyesiyle 2011 yılında Malatya'da hat sanatı atölyesini kurdu. Atölyede öğrencilerine ders verirken hocasının vefatına (2020) kadar ziyaret edip bilgisinden istifade etti. Esra Teşdoğ Malatya’nın Akçadağ ilçesinde doğan Esra Teşdoğ eğitim ve öğretim yıllarını tamamladıktan bir süre sonra 2016 yılında hattat İslam Kaya ile hat sanatına başladı. Hat sanatı onun için insanın maneviyatına en yakın sanat dalı olduğundan dolayı yıllar geçtikçe vazgeçilmez bir muhabbete dönüştü. Hocasından Sülüs, Nesih, Kûfi, Rikâ ve Gubârî yazı çeşitlerini öğrendi. 2022 yılında Malatya Bostanbaşı kültür merkezinde bir süre hat eğitimi verdi. Şuan ise kendi atölyesi olan Hubb Sanat’ta hem eğitim vermeye hem de meşk yapmaya devam etmektedir. Kübra Gül Malatya Battalgazili olan Kübra Gül küçüklüğünden itibaren güzel yazıya ilgiliydi. Üniversite yıllarında artan bu ilgiyle arayışa başlayıp sanat merkezinde hat sanatı kurslarına katıldı. Kurs bitiminde İslam Kaya ile tanışıp kendisinden Sülüs, Nesih, Rika ve Gubari hatlarını meşk etti.2016 yılında başlayan hat yolculuğunda 10 yıl eğitim aldıktan sonra kendi atölyesi olan Hubb Sanat’ı açtı. Şimdi ise hem ders vermekte hem de hocasıyla derslere devam etmektedir. Adres: HUBB Sanat, Mücelli Caddesi, Kozkökü Sokak, Malatya Alişan Hayırlı - Malatya

ASIRLARI AŞAN BİR DEHANIN PORTRESİ: TÜRK MİMARLIĞININ MİHENK TAŞI MİMAR SİNAN Haber

ASIRLARI AŞAN BİR DEHANIN PORTRESİ: TÜRK MİMARLIĞININ MİHENK TAŞI MİMAR SİNAN

ASIRLARI AŞAN BİR DEHANIN PORTRESİ: TÜRK MİMARLIĞININ MİHENK TAŞI MİMAR SİNAN Mimarlık tarihinin en büyük isimlerinden biri olan ve arkasında bıraktığı yüzlerce şemayla dünya mirasına yön veren Mimar Sinan, vefatının üzerinden geçen asırlara rağmen eserlerindeki mühendislik, deha ve ince işçilikle insanlığı kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Kayseri’nin Ağırnas köyünde başlayan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başmimarlığına kadar uzanan bu eşsiz serüven, sadece taşları üst üste koyan bir mimarın değil, aynı zamanda şehirlerin kimliğini inşa eden bir şehircilik uzmanının da hikayesidir. Prut Nehri’ndeki 13 Günlük Mucize ve Başmimarlık Yükselişi Yavuz Sultan Selim döneminde devşirme olarak İstanbul'a getirilen Sinan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniçeri olarak orduya katıldı. Orduyla birlikte çıktığı seferler sırasında farklı coğrafyaları, Sasani, Selçuklu ve Bizans mimari eserlerini yakından görme ve inceleme şansı buldu. Bu askeri seferler, onun mimari ufkunu ve teknik bilgisini olağanüstü düzeyde zenginleştirdi. Mimar Sinan’ın askeri mühendislikteki dehası, Kara Buğdan (Moldovya) seferi sırasında Prut Nehri üzerinde karşılaşılan büyük bir engeli aşmasıyla tescillendi. Ordunun karşıya geçebilmesi için Prut Nehri üzerine sadece 13 günde kurduğu köprü, Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük takdirini kazandı. Bu başarısının ardından devletin başmimarlığına (Reis-i Mimaran) yükseldi ve ömrünün sonuna kadar bu görevde kaldı. Alçakgönüllülüğüyle bilinen büyük usta, eserlerine imzasını "el-fakir Sinan sermi'maran-ı hassa" (Saray başmimarı değersiz Sinan) olarak atarken, elips biçimli mührünün ortasına "el-fakirü'l-hakir Sinan", çevresine ise "bende-i miskin kemine derd-mend-i ser-mimaran-ı hassa-müstmend" (Saray başmimarlarının dertli, zavallı ve aciz kölesi) ifadelerini kazımıştır. Osmanlı Mimarisinde Devrim: 365 Eserlik Devasa Miras Mimar Sinan, ömrü boyunca Osmanlı coğrafyasının dört bir yanına yayılmış 365 esere imza atmıştır. (Kimi kayıtlarda 364 olarak geçen bu muazzam külliyat); 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 hamamı içinde barındırmaktadır. Bu eserlerin yaklaşık 200 tanesi İstanbul ve yakın çevresinde yer alırken, sadece İstanbul sınırları içinde 100 eseri bulunmaktadır. Bu tarihi mirasın içinden Beşiktaş'taki Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Üsküdar'daki Atik Valide Sultan Külliyesi, Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı, Kemerburgaz’daki Havz-ı Kebir (Büyük Havuz), Kovuk Kemer ve Zal Mahmut Paşa Külliyesi gibi 58 eser günümüzde hâlâ ilk günkü özgünlüğünü korumaktadır. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suphi Saatçi, Mimar Sinan'ın taşıyıcı sistem düzeninde gerçekleştirdiği yeniliklerle Osmanlı mimarlığında adeta bir devrim yaptığını ifade etmektedir. Saatçi, "Özellikle hem tasarım alanında hem de yapısal kuruluş açısından taşıyıcı düzenini mühendislik birikimi sayesinde çok ileri düzeye götürdü. Yapı detaylarını yeni çözümlere ulaştırarak Osmanlı mimarisinin özgünlüğünü dünyaya kanıtladı" diyerek Sinan’ın getirdiği yenilikleri vurgulamaktadır. Gelenekten Geleceğe: Selçuklu Mirasını Aşmak Mimar Sinan, kendisinden önceki Selçuklu mimarisinin yatay, basık ve küçük ölçekli yapım teknolojisini devralarak bambaşka bir boyuta taşımıştır. Selçuklu’da daha küçük ölçekli olan kervansaray yapılarını, şehir içlerinde geniş programlı büyük külliyelere ve yollar üzerinde menzil külliyelerine dönüştürmüştür. Ayrıca Selçuklu mimarisindeki yalın taş işçiliği ve çini tekniğini geliştirip uygulayan Sinan, mabet tasarımında Selçuklu'nun yatay anlayışı yerine, ana kütleyi kademe kademe göğe doğru yükselten dikey bir mimari yaklaşım getirmiştir. Bu dikey yükselmede, dairesel kubbe formunu ve merkezi kubbe çapını son sınırına kadar geliştirmesinin payı büyüktür; kubbenin çapı büyüdükçe yüksekliğini de yukarıya doğru artırarak şehirlerin silüetlerine eşsiz birer kimlik kazandırmıştır. Mesleğin Üç Kilometre Taşı: Çıraklık, Kalfalık ve Ustalık Büyük usta, meslek hayatında katettiği aşamaları üç abidevi eserle sembolleştirmiştir: Çıraklık Eseri (Şehzadebaşı Camisi): 1543-1548 yılları arasında inşa edilen bu yapıda Sinan, ilk kez yarım kubbe konusunu gündemine almış; büyük bir merkezi kubbeyi destekleyen dört yarım kubbe ile dengeli ve ferah bir iç mekân kurgulamıştır.Kalfalık Eseri (Süleymaniye Camisi): Ayasofya'da olduğu gibi 27,5 metre çapındaki devasa kubbesi yarım kubbelerle desteklenmiştir. İyi bir aydınlatma sağlamak için kubbe kasnağına tam 32 pencere açılmıştır. Külliyenin avlusunda farklı boyutlarda inşa edilen 56 ve 76 metrelik minareler ve 28 revak yer alır. Avlusunda Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın türbelerini barındıran külliyenin bir köşesinde de Mimar Sinan’ın yukarıdan bakıldığında bir pergel görünümünde olan kendi mütevazı türbesi bulunur.Ustalık Eseri (Selimiye Camisi): Edirne'de Sultan II. Selim adına inşa edilen bu yapı, dünya mimarlık tarihinin başyapıtlarından biridir. Kesme taştan yapılan caminin yerden yüksekliği 43,28 metre, kubbe çapı ise 31,30 metredir. Ayasofya’dan daha büyük olan bu görkemli kubbe, 6 metre genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan 8 büyük filpaye (taşıyıcı ayak) üzerine oturmaktadır. Selimiye, Sinan’ın yalnızca bir mimar değil, usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da gözler önüne sermektedir. Çağları Aşan Mühendislik: Kırk Çeşme Su Hattı ve Ayasofya Mimar Sinan, sadece mabetler değil, şehirlerin hayati altyapı sorunlarını çözen dahi bir mühendistir. 16. yüzyılda İstanbul'da yaşanan büyük su sıkıntısını gidermek adına, şehre 55 kilometre mesafeden su ulaştıran Kırk Çeşme Su Tesisi projesini hayata geçirmiştir. Hiçbir elektrik, yakıt veya harici enerji kaynağı kullanmadan, binde bir gibi inanılmaz hassas bir meyille suyu şehre ulaştıran bu isale hattı, 465 yıldır günümüzde hâlâ çalışmaya devam etmektedir. Bu tesis bünyesindeki Uzun Kemer, Kırık (Eğri) Kemer ve özellikle Mağlova Kemeri dünyada eşi benzeri olmayan mühendislik abideleridir. Aynı mühendislik dehası, İstanbul’un gözbebeği Ayasofya’nın da günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Depremler ve yangınlar atlatan yapının Sinan'ın dokunuşlarıyla ayakta kaldığını belirten Prof. Dr. Suphi Saatçi, "Bugünkü yapı bana göre Sinan'ın Ayasofya'sıdır. Yapısal sorunlarına rağmen Sinan'ın yaptığı köklü tahkimat, alt kaideyi payandalarla sağlama alması ve iki kalın minare ile yapıyı dengelemesi Ayasofya'yı günümüze taşımıştır" demektedir. Modern Döneme Mesajlar ve Restorasyon Çıkmazı Mimar Sinan'ın tasarımlarında arazinin doğal yapısına son derece duyarlı ve doğaya saygılı yaklaştığı bilinmektedir. Ancak günümüzde bu çevre dostu ve duyarlı yaklaşımın modern versiyonlarının üretilebildiğini söylemek oldukça zordur. Bunun yanı sıra ülkemizdeki tarihi yapıların korunması konusunda da ciddi eksiklikler yaşandığını belirten Prof. Dr. Saatçi, restorasyon çalışmalarında dünya standartlarının gerisinde kalındığına işaret etmektedir. İdeal restorasyonun "esere en az müdahaleyle özgünlüğünü korumak" olduğunu vurgulayan Saatçi, bu alandaki kalite düşüklüğünün arkasında uzman yetersizliği, yüklenici firmaların işleri acele bitirme çabası ve kalifiye zanaatkar/işçi eksikliğinin yattığını belirterek, restorasyonun üstün nitelikli işçilik ve sabır gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Tüm zamanların en büyük mimarı olan Sinan, hem doğaya duyarlılığı hem asırları deviren yapısal çözümleri hem de estetik dehasıyla bugün de tüm dünyaya evrensel mesajlar vermeye devam ediyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.